Video Metni:
Eski zamanlarda iki kardeş omuz omuza uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Günlerce yürüdüler; dağları aştılar, vadiler geçtiler. Derken bir gün yol, sessizce ikiye ayrıldı. Kavşağın tam ortasında, yüzünde yılların ağırlığını taşıyan ciddi bir adam duruyordu. Bakışı sanki iki yolun da sonunu görmüş gibiydi; sükûtu bile öğüt vericiydi.
Kardeşler adama yaklaştı. “Bu iki yoldan hangisi daha iyidir dediler?”
Adam, ciddiyetle konuştu; “Sağdaki yol…” dedi, “Kanun ister, nizam ister. Omuzunuza bir yük biner. Fakat o yükün altında emniyet ve saadet saklıdır der.
Sonra başını çevirip sol yolu gösterdi: “Soldaki yol…” diye devam etti, Soldaki yol ise serbesttir. İlk bakışta hafif görünür fakat sonunda tehlike, hüsran ve pişmanlık vardır.
Ve adam, sözlerinin üzerine mühür vurur gibi şu cümleyi ekledi: “Şimdi seçim sizin.
Bu kavşakta herkes tercihiyle kendi kaderini kendisi tayin eder.” Rüzgâr sustu. Kardeşler nefeslerini tuttu. Ve iki yolun kaderi, işte bu sözle başlamış oldu.
Güzel huylu kardeş başını eğip kalbinden bir teslimiyetle şöyle dedi: “Tevekkeltü alellah…” Ve sağ yola girdi. Nizamı kabul etti, yükü omzuna aldı ama gönlü hafifledi.
Diğer kardeş ise yüzünde küstah bir tebessümle, “Rahatım bozulmasın!” diyerek sol yola saptı. Zahiren hafif adımlarla yürüyordu; fakat her adımında ruhu ağırlaşıyordu. Biz şimdi tıpkı bir seyirci gibi bu serkeş adamı takip ediyoruz.
Sol yola sapan bu kardeş, bir süre rahat yürüdü. Rüzgâr hafifti, adımlar kolaydı. Fakat yol uzadıkça gönlü daralmaya başladı. Ve ıssız bir sahra çıktı karşısına. Ne bir yol gösteren vardı ne de bir ses; sessizliğin bile ağırlaştığı bu uçsuz bucaksız çölde, kalbine sinen bir korkuyla tek başına ilerlemeye başladı.
Birden, kulakları yaran korkunç bir kükreme duydu. Meşeliğin arasından bir arslan, üzerine atıldı. Adam korkuyla kaçmaya başladı. Nefesi kesildi, ayakları titredi.
Tam o sırada önünde altmış arşın derinliğinde, dibi görünmeyen karanlık bir kuyu belirdi.
Korkunun dehşetiyle düşünmeden kendini içine bıraktı. Düşerek tam dibe çakılacakken elleri bir dala çarptı. Bir ağaca tutunmuştu şimdi. Karanlıklar içinde havada asılı kalmıştı.
Kuyunun duvarında çıkmış olan o ağacın iki kökü vardı. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlardı. Yukarı baktı: Arslan, kuyunun ağzında nöbetçi gibi durmaktaydı. Sanki “Çıkacak yer yok!” demekteydi.
Sonra Aşağı baktı: Ağzı kuyu ağzı kadar geniş, nefesiyle ateş saçan bir ejderha,
başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki adamın ayağına kadar sokulmuştu.
Kuyunun duvarına baktı, gördü ki ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlardı. Sonra Ağacın tepesine baktı: Bir incir ağacı…Ama üzerinde nardan cevize, elmadan üzüme kadar yüzlerce farklı meyve asılıydı. Kalbi korkudan çırpınmakta, ruhu acıdan inlemekte, aklı “kurtul!” diye bağırmaktaydı.
Ama nefsi, bütün bu çığlıkların üzerine kalın bir örtü çekerek sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Ve o ağaçtaki meyveleri yemeye başladı; sanki bir gül bahçesinde piknik yapıyormuş gibi… Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve zararlıydı.
Kul Rabbini, nasıl sanırsa, Rabb de ona öyle muamele eder. Bu yüzden gördüğü bu muameleyi kendi eliyle hazırlamıştı. Ne ölüyor ki kurtulsun ne de yaşıyor, böylece azap çekiyordu. Biz şimdi bu bedbaht kardeşi, kendi nefsinin ördüğü bu esaretin içinde bırakıyor ve diğer kardeşin hâline geçiyoruz.
Güzel ahlaklı kardeş ise sağ yolda ilerlemekteydi. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyordu. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünüyordu. Güzel ahlâk → güzel düşünceleri doğurur, güzel düşünceler → güzel hülyalar kurdurur, güzel hülyalar → insana yalnızlığında bile ünsiyet verir. O böylece, adeta kendi iç dünyasıyla arkadaş olmuş gibi yürüyor.
Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyordu. Sağ yolun nizamını kabul etmiş,
itaati benimsemiş, bu sebeple her adımında kolaylık görüyor asayiş içinde, güvenle ilerliyordu. Derken yolun üzerinde bir bahçeye rast geldi. Bahar kokulu, renk renk çiçeklerle dolu bir bahçeydi bu. Ağaçlarında taze meyveler sallanır; rüzgârın dokunuşuyla hafifçe hışırdıyordu.
Fakat bahçenin içinde, bakımsız kalmış bazı köşelerde pislikler, çürümüş yapraklar, sineklenmiş çamurlar da vardı. Bu manzara iki kardeş için aynıydı. Ama iki kalp bu manzarayı aynı görmemişti. Önceki kardeş, gözünü özellikle o pis yerlere dikmiş, onlarla meşgul olmuş, midesi bulanmış, huzuru kaçmış, bir an bile durmadan kaçıp gitmişti.
Bu güzel huylu kardeş ise “Her şeyin iyisine bak.” düsturuyla çirkinliklere gözünü kapatarak, güzelliklerden istifade etmeye başladı. Gözlerini çiçeklere çevirdi, gönlünü meyvelerin tatlılığına verdi. Pisliklere hiç bakmadı, kalbini onlarla kirletmedi.
Böylece bahçede huzurla oturdu, gölgesinde dinlendi. Kardeşinin kaçıp geçtiği yerde o istirahat etti, Sonra kalktı, hafiflemiş bir ruhla yoluna devam etti.
Derken, ufku yutan geniş bir sahraya ulaştı. Birden… Göğü yaran bir kükreme işitti. Bu, bir arslan sesiydi. Aynı arslan. Aynı dişler. Aynı hücum. Kardeş bir an titrese de, korkusu biraderinki gibi yıkıcı değildi. O da korktu fakat paniğe kapılmadı. Kendi kendine dedi ki:
“Bu sahra sahipsiz değil. Bu arslan da onun memurudur. Belki bana zarar için değil, imtihan için gönderilmiştir.” Bu düşünce ona büyük bir teselli oldu. Hüsn-ü zan böyle bir nurdu işte:
Karanlığı aydınlatır, korkuyu ehlileştirir. Fakat yine de tedbiri elden bırakmadı;
adımlarını hızlandırıp, koşmaya başladı.
Ve nihayet, biraderi gibi o da altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rastladı.
Arslanın nefesini sırtında hissediyordu sanki. Kalbi hızla atıyordu; çareyi kuyuya atlamakta buldu. Tıpkı biraderi gibi kuyunun ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallakta kaldı. Baktı iki fare, biri beyaz biri siyah, o ağacın iki köküne musallat olmuşlar ve kesiyorlardı. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı, dehşetli bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi acaip bir vaziyetin içindeydi.
Kuyunun karanlığı içinde asılı duran bahtiyar kardeş, kalbinin titremesine rağmen aklının ışığını söndürmedi. Biraderinin dehşetten körleştiği yerde, güzel ahlâkı, ona güzel bir fikir vermişti ve güzel fikir ise ona her şeyin güzel cihetini gösteriyordu.
Güzel fikri ona şöyle fısıldadı: — “Bu acaip işler… birbirine bağlı. Her şey tek bir emirle hareket eder gibi. Arslan, ejderha, fareler, ağaç… Bunlar başıboş olamaz. Bu işlerde bir tılsım var. Bir gizli hâkim var ki, her şeyi bir düzen içinde döndürüyor.”
Bu düşünce onu yalnızlıktan kurtardı. Artık kendini sahipsiz hissetmiyordu. Bir göz tarafından görülüyor, bir el tarafından korunuyor, bir maksat için yönlendiriliyordu.
Tatlı bir korku çöktü içine. Korkunun içinde merak, merakın içinde bir yakınlık… Sanki görünmez bir el, kalbini okşuyordu. Ve kalbi sordu: — “Kim bu hâkim? Kim beni imtihan ediyor? Kim bu tılsımı kuran?”
Bu merak, gönlünde bir sevgi doğurdu. Tılsım sahibine karşı bir muhabbet… Bu muhabbetten, tılsımı çözme arzusu doğdu. Ve o arzudan, tılsım sahibinin hoşnut olacağı bir hâl alma isteği. İnsan kalbinde hakikate doğru böyle ilerler işte: Korkudan meraka, meraktan muhabbete, muhabbetten teslimiyete.
Sonra başını kaldırıp ağaca baktı. Bir incir ağacı… Ama dallarında yüzlerce çeşit meyve asılı: Nar, ceviz, elma, üzüm… O anda kalbi birden genişledi. Korkusu sis gibi dağıldı. İçini dolduran ışık, ona hakikati fısıldadı:
“Bu ağaç bir sergidir. Bu hâkim, bağındaki bütün meyvelerin numunelerini bir mucizeyle bu ağaca takmış olmalı. Bu, bir işaret… bir davet… bir ilandır.”
Bu idrak üzerine kalbi dayanamayıp niyaza durdu. Sanki göğsü yarıldı, içinden bir nida yükseldi: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Senin kudretine sığındım. Sana iltica ediyorum. Ben senin hizmetkârınım. Rızanı istiyorum, seni arıyorum!”
Niyazı bir ok gibi semaya yükseldi. Ve semadan bir rahmet gibi karşılık indi. Bu niyaz biter bitmez… Birden… Kuyunun taş duvarı yarılmaya başladı. Taşlar sessizce çekildi, karanlık bir perde aralandı. Aralanan yerden şahane, nezih, pırıl pırıl bir bahçe göründü. Çiçeklerin kokusu kuyuya doldu, ışık yüzüne vurdu.
Ejderhanın ağzı… bir anda kapıya dönüşmüştü. Az önce dehşet saçan arslan ile ejderha,
şimdi iki mütevazı hizmetkâr gibi duruyor, onu saygıyla içeriye davet ediyorlardı.
Ve arslan o kükreyen, dehşet saçan arslan bir anda heybetli bir ata dönüşüverdi. Başını eğdi, yelesi rüzgârda dalgalandı, sanki “gel ve bin” diyordu. Kardeş, gözünde bir damla yaş, kalbinde binlerce şükürle, o atın üzerine doğru yöneldi. Tılsım çözülmüş, sır kapısı açılmıştı.
Ey nefsim! Ve ey benimle birlikte bu hikâyeyi dinleyen yolcu! Eğer o bedbaht kardeş gibi kendi karanlığını kendi eliyle dokuyan biri olmak istemiyorsan…
Eğer bahtiyar kardeş gibi nura yürüyenlerden olmak istiyorsan… O hâlde Kur’an’ın sesine kulak ver. Onun hükmüne teslim ol. Onun ipine sarıl. Onun emirlerini kendine pusula yap.
Bu hikâye bir masal değil. Bu temsil bir oyun değil. Eğer mânasını anladıysan,
bu görünen şekillerin altında yatan hakikatleri dünyana, dinine, ruhuna ve imanına tatbik edebilirsin.
Ben sana mühim noktalarını söyleyeceğim; ince sırlarını sen kalbinle çıkar.
O iki kardeşten biri, mü’minin ruhu ve salih kalbidir. Diğeri ise kâfirin ruhu ve fasık kalbidir. Birinin iç âlemi iman nuruyla aydınlanır; diğerinin içi inkârın, isyanın ve gafletin dumanıyla kararır.
Sağ yol, Kur’an’ın yoludur; iman, hidayet ve kulluk yoludur. Sol yol ise isyanın, küfrün ve dalaletin yoludur. Her insan bu iki yol ayrımından geçer. Hatta bu tercih yalnızca bir defalık değildir; insan her nefeste, her hâlinde, her niyetinde yeniden bir seçim yapar.
Bahçe, insanın içinde yaşadığı toplumsal hayattır. Bu bahçede iyi ile kötü, hayır ile şer, güzellik ile çirkinlik iç içedir.
Akıllı insan bu dünya bahçesinde her şeye gönül bağlamaz. Temiz olanı alır, pis olanı bırakır; hayra yönelir, şerden sakınır; güzeli seçer, çirkine takılıp kalmaz. Böylece dünya içinde boğulmadan, ondan ibret ve istifade ile geçip gider.
Sahra, şu geniş dünya meydanıdır. Koca, sessiz, uçsuz bucaksız bir imtihan sahasıdır. Arslan ise ecel ve ölümdür. O, her insanın arkasında sessizce bekleyen büyük hakikattir. İnsan ondan kaçtığını zanneder; hâlbuki her nefesiyle ona biraz daha yaklaşır.
Kuyu, insan bedenidir. Altmış arşın derinlik ise insan ömrünün ortalama altmış senesine işarettir. Kuyudaki ağaç, insanın hayat sermayesidir. Beyaz ve siyah iki fare ise gece ve gündüzdür. Onlar hiç durmadan ömür ağacının köklerini kemirir. İnsan fark etse de etmese de, zaman sessizce ömrünü tüketir.
Ejderha, kabirdir. Gaflet ehli için onun ağzı korkunç bir karanlık, dar bir zindan, ürpertici bir son gibi görünür. Fakat mü’min için kabir, zindandan bahçeye açılan bir kapıdır.
Kuyudaki haşeratsa insanın başına gelen musibetler, sıkıntılar ve acılardır. Kâfir ve gafil insan için bunlar yalnızca azap gibi görünür; kalbini daha çok karartır. Mü’min için ise musibetler, bazen tatlı bir ikaz, bazen günahlara kefaret, bazen de Rabbin kulunu unutmadığının ve ona değer verdiğinin işaretidir.
Meyveler, dünya nimetleridir. Fakat bu nimetler asıl sofra değil, cennet sofralarına işaret eden küçük numunelerdir. Lezzetleri geçicidir; fakat gösterdikleri mana büyüktür. Bir tek ağacın bin çeşit meyve vermesi ise kudret-i İlahiye’nin mührüdür. Çünkü Allah, bir şeyden her şeyi, her şeyden de bir şeyi yaratmaya kadirdir.
O tılsım, kâinatın yaratılış sırrıdır. Bu sır ancak iman ile açılır. Onun anahtarı ise şudur:
يَا اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ
İnsan bu iman anahtarıyla karanlık dünyanın kapılarını birer birer açar. Gafletin dehlizlerinden çıkar, hakikatin bahçelerine geçer.
Arslan, ölümün kendisidir. Ehl-i dalalet için ölüm, bütün sevdiklerinden ebedî ayrılık gibi görünür; mezar ise karanlık bir zindan olur. Ehl-i iman için ise ölüm, vuslat kapısıdır. Eski dostlara kavuşmak, dünyanın sıkıntılı imtihanından çıkmak ve cennetin bağlarına davet edilmektir. Hayat vazifesinin bitiş zili, imtihan salonundan çıkış kapısıdır. İşte bunun içindir ki o dehşetli arslan, mü’min için bir bineğe, hatta onu selamet yurduna götüren bir ata dönüşür.
Kim geçici ve fânî dünya hayatını asıl maksat yaparsa, görünüşte cennet gibi nimetler içinde yaşasa bile kalben cehennemdedir. Çünkü fânî olana bağlanan kalp, her ayrılıkla yanar. Kim de yüzünü bâki hayata çevirirse, dünyası ne kadar çetin olursa olsun onu cennetin bekleme salonu gibi görür. Sabırla yürür, rızayla dayanır, sevgiyle kulluk eder.
Ey nefsim! Kendi elinle kendine zindan hazırlama. Hak olanı bırakıp batılın peşinde koşma. İman nurunu kaybedersen, ecel sana arslan olur, kabir ejderha ağzı olur, dünya karanlık bir kuyuya döner. Fakat Kur’an’a yapışırsan, aynı dünya sana cennetin kapısı olur. Aynı ölüm vuslat olur. Aynı kabir rahmet bahçesine açılan bir geçit olur.
Seçim senindir. Dilediğin yolu seçebilirsin. Fakat unutma: Seçtiğin yolun hem dünyada hem ahirette bir karşılığı vardır. İnsan hangi kapıya yönelirse, sonunda o kapıdan içeri alınır. İman yolunu seçen rahmete, gaflet yolunu seçen ise kendi tercihinin acı neticesine yürür.




