Soru 2- Ancak senden yardım dileriz ayeti, tevessüle zıt mıdır?

B- Tevessülü inkâr edenlerin en çok dillendirdikleri söz, Allah’tan başkasından yardım istenmez sözüdür. Delillerini şöyle sunarlar ve derler ki: Fatiha suresinde “Ancak senden yardım dileriz” buyrulmuştur. Tevessül ise, Allah’tan başkasından yardım dilemektir… Yine Ali İmran suresinde, yardımın ancak Allah katından olduğu beyan buyrulmuştur. Tevessül ise, yardımı Allah’tan başkasının katında aramaktır… Yine hadis-i şerifte, “İstediğin zaman Allah’tan iste, yardım dileyeceğin zaman da Allah’tan yardım dile” buyrulmuştur. Tevessül ise, Allah’ın gayrından istemek ve Allah’ın gayrından yardım dilemektir… İşte bu misaller gibi, tevessülü inkâr edenler, Kur’an ve hadislerde geçen, yardımın sadece Allah’tan isteneceği ve ancak onun tarafından edilebileceğini beyan eden nasları delil getirirler ve tevessülün bu naslara zıt olduğunu beyanla tevessülün caiz olmadığını söylerler…

A- O halde bizler, tevessülün, mezkûr ayet ve hadislere zıt olmadığını kati bir şekilde ispat edeceğiz. Cevabımıza, “Yardım sadece Allah’tan istenir, başkasından istemek şirktir” diyenlere birkaç soru sorarak başlamak istiyorum:

B- Tabi ki dinliyorum.

A- 1. Sorumuz şu: Siz hasta olup doktora gittiğinizde, “yardım et doktor, çok hastayım” demiyor musunuz?… Hatta acı içinde hastaneye yetiştirilseniz, hastaneye girer girmez, “Yetiş doktor, yardım et doktor” diye bağırmaz mısınız?…

B- Evet. Yetiş doktor, yardım et doktor deriz

A- Şimdi siz, Allah’tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?… Ya da şöyle düşünelim: Siz: “Yardım et doktor” dediğinizde, doktor size: “Yardım ancak Allah’tandır, benden değil, Allah’tan yardım iste, benden yardım istemekle şirke giriyorsun” dese, ne dersiniz?… Ya da mesela: Doktor size bir ilaç yazsa, doktora: “İlaç kullanmak, şifayı Allah’tan başkasından istemek demektir. Şifa ancak Allah’tan gelir, ben ilaç içmem” mi diyeceksiniz?.

B- Elbette demeyiz.

A- Ya da mesela arabanız bozuldu ve yolda kaldınız. Oradan geçenlere: “Arkadaşlar, şu arabayı itmemde bana yardım eder misiniz” dediğinizde, Allah’tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?…. Ya da siz böyle dediğinizde, oradan birisi: “Yardım sadece Allah’tan istenir, Allah’tan yardım iste, bizden değil” dese, ne diyeceksiniz?…

B- Kimse böyle bişey demez ve elinden geliyorsa yardım eder tabiki.

A- Ya da mesela denizde boğulmak üzeresiniz. Bu durumda, “imdat imdat, kurtarın beni, yardım edin” diyerek sahildekilerden yardım istemeyecek misiniz? Ve yardım istediğinizde, Allah’tan başkasından yardım istediğiniz için şirke mi düşeceksiniz?… Ya da yardım istediğinizde, oradan birisi: “Çok ayıp, Allah’la arana bizi sokma, direk Allah’tan yardım dile, Allah’tan başkasından yardım dilemek şirktir” dese, ona ne diyeceksiniz?…

B- Valla şaşırdım kaldım doğru diyorsun.

A-Misalleri çoğaltmak mümkündür. Eğer davalarına delil olarak gösterdikleri, “Yardım sadece Allah’tan istenir” mealindeki ayetleri mutlak kabul ederlerse; doktora gitmek, ilaç kullanmak, ya da darda kaldığınızda birisinden yardım istemek şirk olacaktır. Bu mantıkla yola çıkıldığında da dünyada şirke düşmeyen kimse kalmayacaktır…

B- Çünkü insan, hayatının her safhasında, neredeyse her gün başkalarından yardım istemektedir ve buna mecburdur. Bir insandan yardım istemek şirk ise, dünyada tek bir tevhid ehli yoktur. Bunlar Kur’an’ı böyle mi anlıyorlar hayret doğrusu?

A- Şimdi de meseleye başka bir pencereden bakalım… Acaba, yardımın Allah katından olması hakikati, sebeplere yapışmaya engel midir?… Mesela, sütü veren Allah’tır, öyleyse ineğe ne ihtiyaç var, keselim gitsin… Meyveyi yaratan yine Allah’tır, o halde ağaca ne ihtiyaç var, keselim ağacı gitsin… Yumurtayı veren de Allah’tır, öyleyse tavuğa ne ihtiyaç var, keselim tavuğu gitsin…

B- Peki, sebepleri yok sayarak ineği, ağacı ve tavuğu kestiğimizde, sütümüz, meyvemiz ve yumurtamız olacak mıdır?…

A- Elbette olmayacaktır… Evet, sütü de, meyveyi de, yumurtayı da yaratan Allah’tır; ancak Allah sebepler ile iş görmektedir, hikmeti böyle iktiza etmektedir. Tevhid namına sebepleri inkar etmek, neticeden mahrum kalmanın sebebidir…

B- Öyleyse tevessül de sadece sebebe yapışmaktır. Yoksa neticeyi sebepten istemek değildir. Tevessül eden, hakikatte yardımı Allah’tan ister; tevessül ettiği zatı ise, o yardıma ulaşmak için bir vesile ve sebep kabul eder.

A- Evet Tevessülün, bundan başka hiçbir manası yoktur. Sebeplere yapışmak caiz ise, tevessül de caiz olmalıdır.

B- Doğru diyorsun.

A- Şimdi meseleye daha farklı bir pencereden bakalım: Eğer Kur’an ve hadislerdeki “Sadece Allah’tan yardım dileyiniz” hükmünü mutlak kabul ederlerse, benim şu sorularıma nasıl cevap verecekler: Ali İmran suresi 52. ayet-i kerimede, Hz. İsa, Havarilerine, من انصاري الى الله

“Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir” diyerek, onlardan yardım istemiştir. Şimdi Hz. İsa başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?…

B- Ya da bu durumda Havariler şöyle mi demeliydi: “Ya İsa! Yardım ancak Allah’tan istenir, bizden yardım isteyerek müşrik olma…” Böyle mi demeliydiler?…

A- Ya da Neml suresinin 38. ayet-i kerimesinde Hz. Süleyman,

يَا أَيُّهَا المَلَأُ  “Ey ileri gelenler” أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا  “sizden hanginiz onun tahtını bana getirir” diyerek, Belkıs’ın tahtını uzak mesafeden getirmeleri için adamlarından yardım istemiştir. Şimdi Hz. Süleyman, Allah’tan başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?… Ya da adamları şöyle mi cevap vermeliydi: “Ey Süleyman, bir şey isteyeceğin zaman sadece Allah’tan iste, bizden istersen şirke düşersin…” böyle mi demeliydiler? Ama böyle dememişler. Kur’an’ın ifadesiyle “Yanında kitabın ilmi olan zat”: “Gözünü açıp kapatıncaya kadar onu getiririm” demiş ve o anda tahtı getirivermiş…

B- Çok güzel misaller gerçekten

A- Misalleri çoğaltmamız mümkün, Kur’an bunun onlarca misaliyle dolu. İşin özü şu: Peygamberler dâhil bütün insanlar başkasından yardım istemiştir ve bu, hayatın tabi akışıdır. Bunun zıttını düşünmek, yani kimseden yardım istenilmeyeceğini iddia etmek, önce akla muhalefettir. Mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, yardım eden zatın başı üzerinde Allah’ın rahmetinin elini görmektir. Bu sırdandır ki, Hz. Süleyman: “Belkıs’ın tahtını kim getirebilir” dediğinde, Kitabın ilmini bilen zat, onu bir anda getirmiş; bunu gören Hz. Süleyman da: هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي “Bu, Rabbimin fazlındandır” demiştir. Yani tahtı getiren zata minnet etmemiş, onun başı üzerinde rahmet-i ilahiyyenin elini görmüştür…

B- Demek mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, gelen her yardımın üzerinde Allah’ın izini görmektir. Yardımı ondan bilip, sadece ona minnet etmektir. Sebebe ve vesileye minnettar olmayıp, onlara sadece dua etmektir.

A- Evet Bunu yaptığınızda, kimden isterseniz isteyin, hakikatte Allah’tan istemiş ve yardımı ondan bilmişsinizdir. Bu caiz değildir de, nedir?

Şimdi konuya daha farklı bir pencereden bakacağız. Şöyle ki: Dua iki kısımdır. Birisi kavli, diğeri fiili… Kavli dua, dil ile yapılan duadır. Fiili dua ise, kişinin sebeplere yapışarak lisan-ı hali ile yaptığı duadır. Mesela, bir çiftçinin tarlayı kazması fiili bir duadır, ve lisan-ı hal ile Allah’tan mahsul istemektir…

B- Öyleyse Bir öğrencinin ders çalışması fiili bir duadır. Öğrenci, ders çalışmanın lisan-ı haliyle Allah’tan muvaffakiyet ister…

A- Evet. Yine doktora gitmek, ilaç içmek birer fiili duadır ve lisan-ı hal ile Allah’tan şifa istemektir… Bunlar gibi, bütün sebeplere yapışmak, fiili bir duadır ve neticeyi yaratmasını Allah’tan talep etmektir… İşte tevessül de böyle fiili bir duadır, ve neticeyi Allah’tan istemektir. Nasıl ki sebeplere yapışmak kişiyi şirke düşürmüyorsa, tevessül de kişiyi şirke düşürmeyecektir.

B- Çünkü tevessül eden, hakikatte matlubunu tevessül ettiği kişiden istemez. Ve eğer istediği verilirse, bunu ondan bilmez. Tevessül ettiği zatı sadece bir sebep, tevessülü de fiili bir dua bilir…

A- Evet Biraz daha açacak olursak, mesela bir kişi darda kalsa ve “Yetiş ya Hamza” dese, bu sözüyle şunu kasteder: “Ya rabbi, kulun dardadır ki bunu en iyi bilen sensin. Kuluna yardım et. Ya Rab, senin âdetin, bu imtihan dünyasında sebepler ile iş görmektir. Bazen meleklerini, bazen ruhanilerini, bazen de ordularından başka birisini yardım etmesi için gönderirsin. Ya Rab, benim yardımıma Hz. Hamza’yı gönder. Bu sesimi ona işittir, halimi ona bildir, havlin ve kuvvetinle onu bana yardımcı gönder” demektir.

B-Demek, “Yetiş ya Hamza” diyen, sesini Hz. Hamza’ya duyuracak olanın Allah olduğunu bilir…

A- Evet Perdeyi kaldırıp halini ona gösterecek olanın Allah olduğunu bilir… Onun, ancak Allah’ın izin vermesiyle gelebileceğini de bilir.

B- Demek o, “Yetiş ya Hamza” sözüyle; yardımı yine Allah’tan ister; ve bu yardımı, Hz. Hamza kuluyla, yani onun eliyle kendisine ulaştırmasını talep eder…

A- Evet Yoksa “Yetiş ya Hamza” dediğinde, Hz. Hamza’nın kendi kabiliyetiyle duyduğunu, Allah göstermeksizin gördüğünü, Haşa Allah’ın haberi olmadan bizatihi yardıma koştuğuna itikat etmez. Eğer böyle itikat ederse, bu şirktir, bunda şüphe de yoktur. Lakin Allah’ı tanıyan kimse böyle tevessül eder mi?…

B- Elbette etmez

A- İlla, eder derlerse, biz de: “O kimse şirke düşmüştür” deriz. Ancak o kişinin tevessül ve istigaseyi yanlış yapması, bunların haram olmasını gerektirmez. Burada yapılması gereken, o kişiye işin doğrusunu öğretmektir…

A- Şimdi konuya daha farklı, başka bir pencereden bakacağız. Bu pencere, Büyük Allame İmam Subki’nin tevessüle bakış penceresidir. İmam Subki tevessül ve istigaseyi, belagat ilmindeki mecaz-i akliye benzetmektedir. Mecazi akli: Fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de, o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir. Bir daha tekrar edelim: Mecaz-i akli: Fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de, o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir. Mesela: Zilzal suresindeki, وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا “yeryüzü ağırlıklarını çıkardığı zaman” ayetinde, ağırlıkları çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki failine değil, fiilin mekanına isnat edilmiş ve ağırlıkları çıkarma fiili yeryüzüne nispet edilmiştir.

B-  Ancak herkes bilir ki, yeryüzünün bunu yapacak ne ilmi, ne de kudreti vardır. Bu fiilin hakiki faili Allah’tır.

A- İşte fiilin yeryüzüne isnadı ise, mecaz-i aklidir. Mecaz-i akli, belagatta bir sanattır. İşte İstigase, yani Allah’tan başkasından yardım dilemek de böyledir. İstigase eden kişi, yardıma çağırdığı zatın hakiki fail olmadığını, ve hakiki failin Allah olduğunu bilir. Yardımı Allah’a değil de şahsa isnadı, Mecaz-i akli nevindendir… Hz. İsa’nın “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir”; Hz. Süleyman’ın: “bana onun tahtını kim getirebilir” sözleri de bu manadadır. Demek, hakiki tevhid, başkasından yardım istememe değildir. Mecaz-i akli yoluyla başkasından yardım istenebilir.

B- Hakiki tevhid, yardım ve inayeti, yardım istediği zattan ve tevessül ettiği kişiden değil, Allah’tan bilmektir.

A- Evet Tevessülü, sadece fiili bir dua görmektir. Sesini, yardıma çağırdığı zata duyuranın Allah olduğunu bilmektir. Halini ona gösterenin Allah olduğunu bilmektir. Onu yardıma gönderenin Allah olduğunu bilmektir. Allah izin vermezse, hiç bir kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanmaktır.

B- Burada bir öz eleştiri de yapmak istiyorum: Maalesef bazı kardeşlerimiz tevessül ve istigaseyi, şeriatın müsaade ettiği sınırlar içinde yapmamakta, ve tevessül ettiği zatı bizatihi mutasarrıf zannetmektedir.

A- Bu büyük bir hatadır. Evet, tevessül ve istigase caizdir, ancak bazı şartlar dâhilinde caizdir. Belki de bu Vehhabi zihniyeti, Ehli sünnete musallat eden ve kadere bu hususta fetva verdiren, bazı sofi meşreb kardeşlerimizin, tevessülü yanlış uygulamalarıdır. Burada bir daha açıkça ifade ediyoruz ki: Allah’ın izni ve iradesi olmadan bir yaprak dahi kıpırdayamaz. Bütün fiillerin faili, bütün yardımların Nâsırı, bütün işlerin müdebbiri yalnız ve yalnız Allah’tır. Tevessül edilen zat, sadece Allah’ın kulu ve sevgilisidir.

B- Yani Tevessül eden, tevessül ettiği zat hürmetine istemeli; onu yardıma gönderecek olanın ancak ve ancak Allah olduğunu bilmeli ve matlubuna nail olmuşsa, bunu da Allah’tan bilmelidir.

A- Evet Bu şuna benzer: Elinizde bir aynanın olduğunu farz et… Gökteki Güneş, o ayna vasıtasıyla sizde tecelli ediyor olsun. Yani Güneşin ışığı ve sıcaklığı, o ayna vasıtasıyla size ulaşıyor olsun… Bu durumda size sorsak: Aynada gözüken ışık ve sıcaklık, aynanın malı mıdır?…

B- Hayır, değildir…

A- “O halde kır aynayı at” desem…

B- Bu da olmaz… Evet, ışık ve sıcaklık aynanın malı değildir, ancak Güneş, bu ayna ile bende tecelli ediyor. Aynayı kırsam, Güneşten mahrum kalırım… O halde ne yapmalı?…

A- Yapılacak iş şu: 1- Işık ve sıcaklık Güneşten bilinmeli 2- Ayna muhafaza edilmeli 3- Güneşe ait vasıflar, asla aynaya verilmemeli… İşte bu misalde olduğu gibi, Şems-i ezel ve Ebed olan Rabbimiz de, bazen lütuflarını ayna hükmündeki sebeplerle bize ulaştırır. Meyvenin, ağaçla; sütün, koyunla, şifanın, ilaçla ulaşması gibi… Ayna hükmündeki sebepleri muhafaza edeceğiz, ancak neticeyi asla onlara vermeyeceğiz. Eğer verirsek, aynada Güneşin aksini görüp, aynayı Güneş zanneden kişiye benzeriz. Hayır, ayna güneş değildir, sadece güneşin aksini yansıtan bir sebeptir… Şu âlemdeki bütün ihsanlar, Allah’a aittir. O ihsanın bize ulaşmasına vesile olan maddi ve manevi sebepler ise birer aynadır. Aynayı muhafaza edelim, yani sebebe yapışalım, ancak ihsanı asla sebepten bilmeyelim; her sebep üzerinde, müsebbibu-l esbab olan, yani sebepleri yaratan Rabbimizin rahmet elini görelim. Tevessül ederken de bu kaideyi unutmayalım…

B- Bu da çok güzel bir misal gerçekten.

A- Sözü biraz uzattık. Dağılan sözü bir daha toparlayacak olursak: “Ancak senden yardım dileriz” “Yardım ancak Allah katındandır” ayetleri ve emsali naslar, başkasından yardım dilemeyi değil, yardımı onlardan bilmeyi yasaklamaktadır. Tevessül eden, sadece Allah’tan yardım ister; tevessül ettiği zatı, o yardıma ulaşmak için bir sebep yapar… “Yetiş ya hazret” diyen de yine Allah’tan ister. Allah’tan, o zatı yardımına göndermesini talep eder. Tevessül ve istigasenin manası işte budur…

B- Gerçekten çok mukni cevaplar verdin. Allah senden razı olsun.

A- Tevfik ve inayet Allah’tandır. Biz sadece hakikatleri ortaya koyduk. Fakat Bu videoyu seyredenlerin birkaç defa seyretmesini tavsiye ediyorum. Çünkü bu videoda hem bir iman dersi yaptık, hem de tevessül ve istigasenin nasıl yapılması gerektiğini anlattık. Bu ders, bu işin bel kemiğidir. Bu dersi anlayan, tevessülün şirk olmayacağını kolayca kavrar. Bu dersi bilmeyen, tevessülü şirke benzetir. Halbuki aralarında yerle gök arası kadar mesafe vardır… Her ne ise… Biz 2. sorunun cevabını burada tamamlayalım ve şimdi 3. sorunun cevabına geçelim…

(Visited 183 times, 1 visits today)

İlgili Videolar

Bu video için yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.