Hastalara Deva / Üçüncü Reçete

İnsan bu dünyaya niçin gelmiştir? Sadece keyif almak ve lezzet içinde güzel bir hayat yaşamak için mi? Bizler bazen bu dünyaya neden geldiğimizi unutuyor ve hayatımızın gayesini sadece rahat ve zevk içinde bir hayat sürmek olduğunu zannediyoruz. Daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha iyi bir makam, daha lezzetli bir hayat için ömür sermayesini harcıyoruz. Hâlbuki insan dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmemiştir. Bunun en büyük delili ise şu dünyaya gelen herkesin bir gün gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve insanın ölüm ve ayrılıklarla her daim sarsılmasıdır.

Evet, şu dünya insan için keyif ve lezzet yeri olsaydı elbette keyfini kaçırıp lezzetini bozan ölüm onun yoluna çıkmayacak, gençler ihtiyarlamayacak, ayrılıklar olmayacaktı. Her gün vefat eden 350 bin insan, zamanın değişmesiyle ihtiyarlayan bedenler ve ayrılık acısıyla yanan kalpler gösteriyor ki şu dünya zevk ve keyif yeri değildir.

İnsanın şu dünya sadece keyif ve zevk almak için gelmediğine belki en büyük delil ise yine insanın kendisidir. İnsan kendisine baksa görecek ki kendisi hayat sahipleri içerisinde en mükemmeliyken duygular ve cihazlar ile en zenginiyken ve tüm hayat sahiplerine hükmeden bir sultan hükmünde iken ne gariptir ki bir hayvanın hayattan aldığı kadar zevk ve lezzet alamamakta keder ve hüzünlerle dolu meşakkat içinde bir hayat sürmektedir. Çünkü insan olması hasebiyle geçmişin elem ve lezzetleri geleceğin korku ve endişeleri içinde her vakit sarsılmakta ve hazır lezzeti nerdeyse hiç olmaktadır. Hâlbuki hayvanlarda böyle bir korku ve endişe olmadığı için hayattan lezzetini tam almakta ve insan hayattan zevk ve lezzet alma cihetinde en küçük bir hayvana dahi yetişememektedir.

İşte insan bu hakikati anladığında yanıldığını görecek ve kendisine verilen ömür sermayesinin sadece dünyanın fani mal ve mülkünü ve geçici zevklerini kazanmak için verilmediğini anlayacaktır. Şu fani dünyaya baki ve daimi bir hayatın saadetini kazanmak için gelen insanın en kıymetli sermayesi ömürdür. Ama ne yazık ki insan bu ömür sermayesinin kıymetini anlayamamakta ve boş yere sarf edip harcamaktadır. Hele hele hastalıklar olmadığı zaman sıhhat ve afiyet daha da gaflet vermekte dünyayı hoş gösterip ahireti unutturmaktadır. Zahiren nimet olan sıhhat, afiyet ve nimetler hakikat cihetinde ona ölümü ve ahireti unutturduğu ve ömür sermayesini boş yere sarf ettirdiği için bir bela olabilmektedir. İşte ömrün kıymetini anlayamayan bizler için hastalıklar bir uyarıcı olmakta gözümüzü açtırıp bizi ikaz etmektedir. Evet, bela gibi gözüken hastalıklar aslında insan ile konuşmakta ve aczimizi ve fani olduğumuzu bizlere hatırlatmaktadır.

Bu makamda Bediüzzaman hazretleri şöyle demektedir. Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.” İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.

Demek hastalıklar şu fani dünyaya dalan ölümü, ahireti unutan ve vazifelerini terk eden bizler için Rabbimizin bize gönderdiği ikaz edici birer mürşittir ve bizi uyandırana kadar vazifesini icra edecek bir ikaz edicidir. Öyleyse hastalıklardan şikâyet değil şükretmeli hastalığın yırttığı gaflet perdesinin ardında hakikati görüp uyanmalı aczimizi, fakrimizi hissederek ona kul olmalıyız.

(Visited 54 times, 2 visits today)

İlgili Videolar

Bu video için yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.