Video Metni:
Bir avuç toprak düşün… sıradan bir toz yığını, simsiyah bir madde, şuursuz, iradesiz, cansız…
Bu basit toprağın içine bir karış tohum serpiliyor ve sonrasında laleler çıkar, güller uyanır, çilekler kızarır, kavunlar kabarır, meyveler serpilir…
Hepsi aynı topraktan! Aynı suyu içmiş, aynı güneşe göz açmış, aynı rüzgârla sallanmış… Ama biri dikenli, biri narin. Biri tatlı, biri zehirli. Biri dallı budaklı, biri başak gibi dik.
Renkler ayrı, tatlar ayrı, desenler ayrı, kokular ayrı…
Eğer bu sanatlı çiçekler, bu muhteşem meyveler bir olan Allah’ın kudretine verilmezse…
Ve tutup da “toprak yapıyor, tabiat yaratıyor” denilirse… O hâlde şu mantık dışı sonuçlar kabul etmek zorunda kalınacaktır:
Her bir avuç toprakta, her bir çiçek için ayrı ayrı yüz binlerce görünmeyen fabrika,
milyarlarca tasarım programı ve sonsuz bir ilim, irade ve kudret olması gerekiyor!
Çünkü bir avuç toprakta, elmaya ayrı kalıp, çileğe ayrı kalıp, lale, zambak, karanfil için ayrı ayrı makineler barındırmalı ki, bu kadar çeşitlilik, bu kadar sanatlı teşekkül meydana gelebilsin! Ve bu, sadece bir saksı toprak için geçerli!
Bir kumaş fabrikası düşün… Her desen için ayrı tezgâh gerekir. Bir halı için ip, renk, simetri, motif bilgisi gerekir. Bu fabrikaları kuran ustalar, planlar, makineler ortada… Peki bir toprak parçası, hiçbir dış müdahale olmadan, bütün o çiçekli kumaşları, binlerce farklı “hayattar mensucatları” nasıl dokuyabilir?
Toprak, canlı kumaşlar dokur: İncir, lif lif açılır, nar, düğme düğme dizilir, üzüm, boncuk boncuk parlar… Hepsi hayattır, içi doludur, giydirilmiş gibidir. O hâlde: Toprak, görünmeyen bir dokuma tezgâhı, görünmeyen bir tasarım programı, görünmeyen bir ustalık mı taşıyor?
Evet Sanatkâr görünmüyor diye, sanat kendi kendine olmaz! Evet tüm bu muhteşem fiilleri Allah’a vermeyen… Her bir toprak zerresinde görünmeyen milyarlarca mikroskobik fabrika, sayısız program ve ilim, kudret, irade gibi ulûhiyet sıfatları kabul etmek zorunda kalacaktır! Bu da bir olan Allah’ı reddetmek için, zerre kadar toprakta sayısız dokuma tezgâhları ve görünmeyen tanrıcıklar demektir! Demek bir avuç toprakta her bir meyvenin sebzenin çiçeğin kalıplarının ve görünmeyen matbaaların var olduğunu kabul eden ve oradaki atomlara tanrılık veren akıl, ilim değil; ancak ifsattır. Hayal gücüyle süslenmiş bir şirk masalıdır! Bu ancak akıl maskesiyle gizlenmiş bir cehalettir ve şirk sarhoşluğudur.
İşte “kendi kendine oluyor tabiat yapıyor” diyenlerin bu inancı öyle bir hezeyandır ki, aklın sınırından taşmış, mantığın duvarına çarpmış, ilmin izinden sapmıştır!
Sözde “bilim adamıyız” derler; ama hurafeyi bilim diye yutturmaya kalkmışlardır. “Akıllıyız” derken, aklı inkâr etmişlerdir.
Eğer denilse ki: “Tabiata verince bu işler niçin imkânsız, niçin akıl dışı oluyor da Allah’a verince bu kadar kolaylaşıyor?”
Cevap şudur: Güneşin ışığı, ona bakan cam parçalarına ve şeffaf şeylerde yansır. Bir damla suda, bir aynada, bir deniz yüzeyinde güneşin cilvesi parlar. Çünkü onlar güneşe bağlıdır, onunla irtibat halindedir. Bu yüzden bir damla su bile, güneş gibi parlar.
Ama eğer o bağ koparsa… Ve her cam, her su damlası kendi başına bir “güneş” sayılırsa…
İşte o zaman her yansımaya gerçek bir güneş yerleştirmek zorunda kalınır! Bu ise aklın kabul edemediği bir ahmaklıktır.
Aynı şekilde:
Her bir varlık, doğrudan Allah’a intisap ederse, bir sineğin yaratılması da bir yıldızın icadı kadar kolay olur. Çünkü yapan Allah’tır — Samed’dir, Vâhid’dir, Kadîr’dir.
O’nun kudreti için zor yoktur. O’nun ilminde bir nihayet yoktur. O’nun iradesinde kayıt koyacak yoktur. Bir şeyi yaratmak da kolaydır, bin şeyi yaratmak da.
Fakat eğer bu intisap kesilirse… Her varlık başıboş sanılırsa… Her sanat eseri kendi kendine verilir, her varlık “kendi ustası” sayılırsa… İşte o zaman: Bir sineğin içindeki her hücreye ayrı bir laboratuvar, Her organına ayrı bir mühendis, Her hareketine sonsuz bir hesap makinesi, Her zerresine ilâhî sıfatlar yüklemen gerekir! Bu da bir değil, bin değil; sonsuz imkansızlıkları üst üste dizmek demektir!
Bir asker, padişahına olan bağı ve intisabıyla; bir orduyu idare eder. Ama o intisap kesilirse,
o zaman tek başına savaşmak zorundadır ve yapabileceği iş, kas gücü kadar olur.
Aynen öyle: Eşya Allah’a isnat edilirse; bir emirle her şey hallolur.
Ama sebeplere verildiğinde; bir tek varlığın bile açıklanması bütün kâinatı sırtlanmak kadar ağır olur!
Her şey bir tek zata verilirse, kâinatı yaratmak bir çiçek yapmak kadar kolay olur. Ama sebeplere verilirse, bir çiçeği yapmak kâinatı yaratmak kadar imkânsızlaşır.
Tevhid, birliği kabul eder: Bir kudret, her şeyi yapar. Bir ilim, her şeyi kuşatır.
Bir irade, her şeye hükmeder. Ve iş, kolaylaşır, berraklaşır, anlam kazanır.
Şirk, ise parçalar: Her varlığa ayrı bir güç, her harekete ayrı bir ilah,
her düzene ayrı bir akıl icat eder. Ve bu iş, imkânsızlaşır, karmakarışık olur, akıl zail olur!
Tevhid; camda güneşin yansıması gibidir kolay, parlak, anlaşılır. Şirk; her cama ayrı bir güneş koymaya kalkmaktır zor, akıldışı, imkânsız.
Tevhid, akıl ve kolaylık yolu; şirk, hayal ve imkansızlıklar bataklığıdır.
Bir olan Allah’a her şeyi vermek, aklın da fıtratın da selametidir. Tabiata vermek ise, masal gibi bir mantıksızlık, hurafe gibi bir inkâr şeklidir.





