Video Metni:
Allah Ez-Zâhir’dir; varlığı, birliği, kudreti, hikmeti ve rahmeti sayısız delillerle apaçıktır. Allah El-Bâtın’dır; mukaddes zatının hakikati gözlerle görülemez, vehimlerle tasavvur edilemez ve akıllarla kuşatılamaz. Allah, eserleriyle her şeyden daha açık; zatının mahiyetiyle bütün idraklerden daha yücedir. Her şey O’nu gösterir, fakat hiçbir şey O’na benzemez. Akıl, O’nun varlığını kesin olarak bilir; fakat zatının nasıl olduğunu kavrayamaz.
O, her şeyden sezilen Zâhir’dir; hiçbir yaratılmışın ölçüleriyle bilinemeyen Bâtın’dır. Kâinatın bütün sayfalarında isimleri okunur; fakat zatının hakikati hiçbir şeye benzemez, mekâna ve hayale sığmaz.
Allah’ın Zâhir olması, O’nun maddî bir varlık gibi gözle görülmesi anlamına gelmez. Buradaki zuhur; fiillerinin, eserlerinin, sanatının, hâkimiyetinin ve isimlerinin bütün varlıklar üzerinde apaçık görünmesidir. Bir kitap, yazarının kendisi değildir; fakat her cümlesi onun ilmini gösterir. Bir saray, mimarının kendisi değildir; fakat her taşı onun planını, ölçüsünü ve sanatını ilan eder. Bunun gibi kâinattaki her varlık Allah’ın isimlerini gösteren bir mektup, bir âyet ve bir aynadır.
Bir şey yokluktan varlığa çıkarken Allah’ın kudretini, varlığını devam ettirirken Allah’ın kayyûmiyetini, ihtiyaçları karşılanırken Allah’ın rahmetini, kendisine uygun suret ve ölçü verilirken Allah’ın hikmetini gösterir. Bütün bu apaçık tecelliler ise her şeyde görünen Allah’ın ez-Zâhir ismini ilan eder.
Hayat verilirken Allah’ın Muhyî ismini, ölümü tattığında Mümît ismini, kendisine özgü bir şekil verilirken Musavvir ismini, maddeleri bir araya getirilirken Hâlık ismini, yoktan örneksiz yaratılırken Bârî ismini ilan eder. Bütün canlılara yaşayacakları ortam hazırlanırken Müdebbir ismini ilan eder. Böylece Allah’ın ez-Zâhir ismi bütün varlıklar üzerinde açıkça tecelli eder.
Karanlıklardan çıkarılırken Allah’ın Nûr ismini, doğru yola sevk edilirken Hâdî ismini, tehlikelerden korunurken Hafîz ismini, hastalandıktan sonra şifa bulurken Şâfî ismini, kusurları örtülürken Settâr ismini gösterir.
Duasına cevap verilirken Allah’ın Mücîb ismini, hatası bağışlanırken Gafûr ismini, kendisine nimetler sunulurken Kerîm ismini, ummadığı yerlerden ikramlara erişirken Vehhâb ismini, ihtiyaçları görülürken Rezzâk ismini bildirir. Bütün bunlar, Allah’ın eserleri ve fiilleriyle ne kadar açık ve görünür olduğunu, yani ez-Zâhir ismini bildirir.
Bir çekirdeğin içinde ağacın programı saklanırken Allah’ın Alîm ismini, o küçücük çekirdekten koca bir ağaç çıkarılırken Kadîr ismini, dallara yapraklar ve meyveler takılırken Cemîl ismini, her meyveye ayrı tat ve koku verilirken Latîf ismini gösterir.
Bir damla sudan insan yaratılırken Allah’ın Hâlık ismini, organları yerli yerine konulurken Hakîm ismini, her hücresine vazife öğretilirken Alîm ve Mürebbi ismini, anne rahminde korunurken Hafiz ve Rahîm ismini, dünyaya geldiğinde sütle karşılanırken Rezzâk ismini ilan eder. Bu sayısız tecelliler, Allah’ın ez-Zâhir ismini kâinatın her tarafında apaçık gösterir.
Göz görürken Allah’ın Basîr ismine, kulak işitirken Semî‘ ismine, dil konuşurken Mütekellim ismine, akıl düşünürken Alîm ismine, kalp severken Vedûd ismine birer işaret olur. Güneş ışık verirken Allah’ın Nûr ismini, bulut yağmur taşırken Rahmân ismini, toprak ölü tohumları diriltirken Muhyî ismini, gece varlıkları dinlendirirken Hakîm ismini, sabah yeniden uyandırırken Bâis ismini gösterir. Zerreden yıldızlara kadar her şeyin belirli bir ölçüyle hareket etmesi Allah’ın Adl ve Nezzam ismini gösterir. Böylece her mahlûk lisan-ı hâliyle Allah’ın ez-Zâhir olduğunu ilan eder.
Her varlık hâl diliyle şöyle der: “Ben kendiliğimden olmadım. Kendimi ben yapmadım. Vücudumu ben seçmedim. Suretimi ben çizmedim. Organlarımı ben yerleştirmedim. İhtiyaçlarımı ben belirlemedim. Bana gerekli olan şeyleri ben hazırlamadım.
Beni bilen, beni isteyen, beni ölçen, beni yaratan, beni yaşatan ve beni idare eden bir Rabbim var. Benim bütün ihtiyaçlarımı, ben daha onları bilmeden bilen O’dur. Bana göz vermeden önce ışığı, ciğer vermeden önce havayı, mide vermeden önce rızkı, kalp vermeden önce sevgiyi hazırlayan O’dur. Bütün bu sanatlı ve hikmetli işler her bir varlığı ez-Zâhir isminin parlak bir aynası hâline getirir.
Ben acizim; fakat üzerimde sonsuz bir kudretin eserleri görülüyor. Ben cahilim; fakat vücudumda sonsuz bir ilmin ölçüleri bulunuyor. Ben fakirim; fakat ihtiyaçlarım ummadığım yerlerden karşılanıyor. Ben fâniyim; fakat üzerimde bâki isimlerin nakışları okunuyor.
Bana bakıp yalnız beni görme. Suretimde takılıp kalma. Beni sebeplere verme. Benim üzerimde görünen ilmi, hikmeti, rahmeti ve sanatı cansız maddelerden bekleme.
Çünkü sebepler de benim gibi yaratılmıştır. Onlar benim sahibim değil, benimle beraber vazifeli kullardır. Benim arkamda değil, benimle beraber aynı kudretin emrindedirler.
Ben bir eserim; sanatkarımı gösteriyorum. Ben bir mektubum; kâtibimi bildiriyorum. Ben bir aynayım; üzerimde tecelli eden ilâhî isimleri gösteriyorum. Bütün bunlar, Allah’ın isimleri, sıfatları, fiilleri ve eserleriyle ne kadar açık olduğunu ve ez-Zâhir isminin her yerde göründüğünü gösterir.
El-Bâtın; mukaddes zatının hakikati duyularla algılanamayan, mahiyeti akıllarla kuşatılamayan, bununla beraber bütün gizlilikleri bilen, her şeyin iç yüzüne ilmiyle vakıf olan demektir. Allah’ın Bâtın olması, O’nun kâinatın içine gizlenmiş maddî bir varlık olması anlamına gelmez. Allah mekândan, yönden, şekilden ve yaratılmışlara ait bütün özelliklerden münezzehtir.
El-Bâtın ismi, Allah’ın bilinemez olduğu anlamına gelmez. Allah’ın varlığı ve sıfatları kesin delillerle bilinir; fakat zatının mahiyeti kuşatılamaz. Biz Allah’ın var olduğunu, bir olduğunu, her şeyi bildiğini, her şeyi gördüğünü, işittiğini ve her şeye gücünün yettiğini biliriz. Fakat O’nun zatının nasıl olduğunu bilemeyiz.
“Nasıl?” sorusu; şekli, sınırı, benzeri ve mahiyeti bulunan yaratılmışlar hakkında sorulur. Allah ise yarattıklarına benzemez. O’nun zatı yaratılmışların ölçüleriyle tarif edilemez.
İnsan aklı sınırlıdır. Allah’ın zatı ve sıfatları ise sonsuzdur. Sınırlı olanın sonsuz olanı kuşatması mümkün değildir. Uçsuz bucaksız bir okyanusu küçük bir fincana sığdırmak mümkün olmadığı gibi, insan aklının da Allah’ın zatının mahiyetini kavraması mümkün değildir. Fincanın denizi içine alamaması, denizin yokluğunu değil, fincanın küçüklüğünü gösterir. İnsan aklının Allah’ın zatını kuşatamaması da Allah’ın bilinmezliğini değil, insan aklının sınırlılığını gösterir.
Akıl, Allah’ın varlığını ve birliğini eserlerinden anlar; isim ve sıfatlarının tecellilerini görür, fakat zatının nasıl olduğunu kuşatamaz. Bu sebeple mümine düşen, Allah’ın zatını hayal etmeye çalışmak değil; O’nu bildirdiği isimleri, sıfatları, fiilleri ve eserleriyle tanımaktır. Çünkü akla gelen her şekil ve tasavvur yaratılmıştır; Allah ise bütün şekil ve tasavvurların yaratıcısıdır ve yarattıklarına benzemekten münezzehtir
İnsan kendisine en yakın varlık olduğu hâlde kendi mahiyetini bile bütünüyle çözememiştir. Yıllar önce gördüğümüz bir manzara hafızanın neresinde ve nasıl saklanmaktadır? Çocuk yaşta ezberlenen binlerce âyet ve kelime, beynin hangi noktasında muhafaza edilmektedir?
Bir ses, bir koku veya bir görüntü yıllar sonra nasıl yeniden hatırlanmaktadır? İnsan niçin bazen bildiği bir şeyi unutur, bazen de unuttuğunu zannettiği bir hatırayı aniden hatırlar?
İnsan kendi hafızasının, ruhunun ve şuurunun hakikatini tam olarak kavrayamıyorken, onları yaratan Allah’ın zatının mahiyetini nasıl bütünüyle kuşatabilir?
Bir çekirdeğe dışarıdan bakıldığında küçücük ve kuru bir cisim görünür. Fakat o küçücük çekirdeğin içinde ağacın dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri ve gelecek nesilleri program hâlinde saklanmıştır.
Çekirdeğin dış yüzü Zâhir ismini, içinde çalışan görünmez program ise Bâtın ismini gösterir. Dışarıdan basit görünen o çekirdeğin içinde âdeta kusursuz bir fabrika faaliyet göstermektedir.
Çekirdek kendi geleceğini bilemez. Hangi toprağa düşeceğini, ne zaman yağmur yağacağını ve nasıl ağaç olacağını hesaplayamaz. Fakat bütün ihtiyaçları, istikbali bilinerek içine yerleştirilmiştir. Bu gizli program, her şeyin iç yüzünü bilen El-Bâtın’ın ilmini gösterir.
İnsanın bedeni görünür; ruhu ise gözle görülmez. Fakat bedenin canlılığı, şuuru, düşünmesi, sevmesi ve istemesi ruhun varlığını gösterir.
Bir insan öldüğünde bedenin organları görünüşte yerinde durur. Göz vardır fakat görmez, kulak vardır fakat işitmez, beyin vardır fakat düşünmez. Demek insan yalnızca görünen bedeninden ibaret değildir. Beden, Zâhir isminin; beden içinde vazife gören ruh, hayat, şuur ve görünmez sistemler ise Bâtın isminin tecellilerini gösterir.
Şu âlemin dağları, denizleri, ağaçları, hayvanları ve yıldızları görünen yüzünü meydana getirir. Bu görünen yüz Zâhir isminin aynasıdır. Varlıkların içindeki kanunlar, ölçüler, programlar, hayat sırları ve melekût denilen iç yüzler ise Bâtın ismine işaret eder.
Biz ağacın gövdesini görürüz; fakat içinde suyun nasıl taşındığını çoğu zaman görmeyiz. Kalbin atışını işitiriz; fakat her hücrenin nasıl idare edildiğini fark etmeyiz. Semadaki yıldızları görürüz; fakat onları belirlenmiş yörüngelerde tutan kudreti gözümüzle göremeyiz.
Görünen eşyanın arkasındaki görünmeyen nizam, El-Bâtın isminin tecellisidir.
Tohum, ağacın yapılmasına sebeptir; fakat ağacı yapacak ilmi ve kudreti yoktur. Bulut, yağmurun gelmesine sebeptir; fakat yeryüzündeki bütün canlıların ihtiyacını bilemez. Arı, balın meydana gelmesine vesiledir; fakat balın kimlere şifa olacağını hesaplayamaz.
Sebepler görünen perdeler, Allah’ın kudreti ise işlerin hakiki sahibidir. Sebeplerin arkasında bütün neticeleri bilen, ölçen ve yaratan bir kudret vardır. Ez-Zâhir ismi eseri gösterir; El-Bâtın ismi eserin arkasındaki hakiki faili düşündürür.
İnsan hadiselerin yalnızca zâhirini, yani görünen yüzünü görür; hastalığı acı, ayrılığı kayıp, gecikmeyi mahrumiyet zanneder. Hâlbuki el-Bâtın olan Allah, hadiselerin görünmeyen yönlerini, gizli hikmetlerini ve varacağı neticeleri de bilir. Bir hastalık gafletten uyandırabilir, bir kayıp Allah’a yöneltebilir, kapanan bir kapı daha büyük bir zarardan koruyabilir. Biz yalnızca zâhiri görürüz; ez-Zâhir ve el-Bâtın olan Allah ise görüneni de görünmeyeni de bütünüyle bilir.
Hadiselerin ve musibetlerin görünen yüzü, Allah’ın ez-Zâhir ismine; onların arkasında saklı bulunan hikmetler, rahmetler ve hayırlı neticeler ise el-Bâtın ismine ayna olur. İnsan çoğu zaman yalnızca musibetin zâhirini görür; el-Bâtın olan Allah ise onun içindeki gizli hikmetleri ve varacağı neticeleri bilir.
Bazı insanlar, “Allah varsa neden O’nu göremiyoruz?” diye sorar. Hâlbuki bir şeyin gözle görülmemesi, onun yokluğunu göstermez. Görmemek olmamaya delil olsaydı bu alemde çok şeyleri inkâr etmemiz gerekirdi.
İnsan aklını göremez, fakat düşüncelerinde ve kararlarında aklın eserlerini görür. Sevgiyi göremez, fakat merhamette, fedakârlıkta ve şefkatte onun neticelerine şahit olur. Ruh gözle görülmez, fakat insanın canlılığı, iradesi ve şuuru ruhun varlığını gösterir.
Elektrik gözle görülmez, fakat lambayı yakması ve makineleri çalıştırması onun varlığına delildir. Yer çekimi görünmez, fakat cisimlerin yere düşmesiyle kendini gösterir. Rüzgâr görülmez, fakat ağaçların sallanmasından ve dalgaların hareketinden varlığı anlaşılır.
Koku gözle görülmez, fakat insan onu hisseder. Ses görülemez, fakat kulak onu işitir. Isı görünmez, fakat insan onu bedeninde hisseder. Manyetik kuvvet gözle görülmez, fakat demiri kendisine çekmesiyle varlığını belli eder. Hafıza görülmez, fakat insanın geçmişi hatırlaması onun varlığına şahitlik eder. Vicdan görünmez, fakat insanı iyiliğe yöneltmesi ve kötülükten dolayı rahatsız etmesi onun varlığını gösterir. İrade gözle görülmez, fakat insanın tercihleri ve davranışları iradenin eseridir.
Demek ki bir şeyin gözle görülmemesi, onun yokluğunu göstermez. Varlık yalnızca gözle değil; eserleri, tesirleri ve neticeleriyle de bilinir. Allah’ın zatı gözle görülmez; fakat O’nun kudreti, ilmi, rahmeti ve hikmeti bütün kâinatta sayısız eserleriyle apaçık görünür.
Allah’ın zatı gözlerden Bâtın’dır; fakat varlığının delilleri akıllara ve kalplere Zâhir’dir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ı vasfederken: “Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl!” der.
Yani Rabbimiz, gizli ve bilinmez olduğu için değil; kudretinin eserleri her şeyi kuşattığı, tasarrufu her yerde göründüğü ve hiçbir şey O’nun hükmünün dışında kalmadığı için gaflet nazarından gizlenir.
Bir şey bazen gizli olduğu için değil, her tarafı kuşattığı ve hiçbir zıddına yer bırakmadığı için de görülemez. Güneşi hayalen büyütüp bütün semâvâtı kuşatacak hâle getirdiğimizi düşünelim. Artık gökyüzünde, sınırları belirli ve ayrıca gösterilebilen bir güneş göremeyiz. Çünkü her taraf güneşle dolmuş, onun dışında mukayese edilecek başka bir alan kalmamıştır. Bu durumda güneş, yokluğundan değil; şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş olur.
Aynı şekilde güneş her tarafı kuşattığında gece de ortadan kalkar. Karanlık bulunmayınca ışık, zıddıyla fark edilemez hâle gelir. Her yer daima aydınlık olduğu için artık “ışık” ayrıca seçilip gösterilemez. Böylece güneşin ışığı da azlığından değil, her şeyi kaplayan yoğunluğundan dolayı şiddet-i zuhûrundan istitar eder.
Cenâb-ı Hakk’ın Zât-ı Akdes’i gibi, kâinat üzerindeki tasarrufları da bazen şiddet-i zuhûrundan, yani apaçık ve her şeyi kuşatmış olmasından dolayı insanın nazarından gizlenir. Hâlık-ı Zülcelâl’in kudreti, ilmi, iradesi ve sair esmâ ve sıfatları bütün kâinatı ihâta etmiştir. İnsan ise bir an dahi bu ilâhî tasarrufun dışına çıkamaz.
Her nefeste O’nun kudretiyle yaşar, her lokmada O’nun rahmetiyle rızıklanır, her anda O’nun kayyûmiyetiyle ayakta durur. Fakat bu tecelliler kesintisiz devam ettiği için insan onlara alışır; ülfet, hayreti söndürür, gaflet ise en açık hakikatlerin üzerine bir perde çeker.
Böylece insan, Allah’ın tasarrufunu görmediği için değil; her yerde, her anda ve her şeyde gördüğü hâlde alıştığı için fark edemez. İlâhî fiiller gizli değildir; bilakis o kadar zâhir, o kadar bâhir ve o kadar kuşatıcıdır ki şiddet-i zuhûrundan nazardan saklanır.
Ez-Zâhir ismine karşı vazifemiz, kâinat kitabının sayfalarında Rabbimizin ayetlerini okuyabilmektir. Bir çiçeğin renginde Cemâlini, bir annenin şefkatinde rahmetini, gökyüzünün haşmetinde kudretini, toprağın bağrından çıkan nimetlerde keremini, küçücük bir çekirdeğin içinde saklanan ağacın programında ilmini görebilmektir. Güneşin doğuşunda nurunu, yağmurun inişinde merhametini, soframıza ulaşan her lokmada Rezzâk oluşunu, kalbimizin her atışında üzerimizdeki hıfz ve muhafazasını hissedebilmektir.
“Basar masnuatı görüp de basîret Sâni’i görmezse çok garip ve pek çirkin düşer.” Yani göz, rengârenk eserleri görüyor da kalp onların Sanatkârını tanımıyorsa; nimeti görüyor da Mün‘im’i, sanatı görüyor da Sâni’i bulamıyorsa, asıl körlük gözlerde değil basîrettedir.
El-Bâtın ismine karşı vazifemizse, Allah’ın zâtını hayalimizin dar kalıplarına hapsetmemektir. Çünkü aklımıza gelen her şekil yaratılmıştır; Allah ise şekli de mekânı da hayali de yaratandır. Biz O’nu zâtının mahiyetini çözmeye çalışarak değil; isimlerini, sıfatlarını, fiillerini ve eserlerini tefekkür ederek tanırız. Akıl burada haddini bilmeli; hayret ve muhabbetle onu tesbih etmelidir.
El-Bâtın olan Allah, insanların görmediğini de bilir. Dışarıdan güzel görünen bir amelin ardındaki riyayı da kimsenin haberdar olmadığı bir iyiliğin içindeki samimiyeti de görür. Bu yüzden mümin, insanların alkışını değil Allah’ın rızasını aramalıdır; dışını süslediği kadar kalbini de kibirden, hasetten, kinden ve gösterişten temizlemelidir.
Kapılar kapanabilir, perdeler çekilebilir, insanlar görmeyebilir; fakat hiçbir hâl Allah’tan gizlenemez. Gerçek takva, yalnızca insanların yanında iyi görünmek değil; kimsenin görmediği yerde de takva üzere kalabilmektir. Kulun gizli hâli açık hâlinden daha güzel olduğunda, ihlâsın kokusu kalbinde hissedilmeye başlar.
Kimsenin görmediği bir gözyaşı, sessizce yapılan bir dua, gizlice verilen bir sadaka ve sabırla taşınan bir dert Allah katında değerlidir. İnsanlar bilmese de Rabbimiz bilir; insanlar görmese de Rabbimiz görür. Bütün dünya kıymet vermese bile Allah, kendi rızası için yapılan hiçbir iyiliği zayi etmez.
İnsan, hadiselerin yalnızca görünen yüzünü görür; Allah ise başlangıcını, sonunu ve içinde saklı bütün hikmetleri bilir. Bu yüzden mümin şöyle demelidir: “Rabbim! Ben yalnızca önümdeki perdeyi görüyorum; sen ise perdenin arkasını da biliyorsun. Benim ilmim sınırlı, senin ilmin sonsuzdur. Aklımın ermediği yerde sana güveniyor, irademi senin hikmetine teslim ediyorum. Beni nefsimin arzuladığı yere değil, senin razı olacağın yere yönelt. Hakkımda hayırlı olanı bana nasip et; gönlümü de takdirine razı eyle.”
Ez-Zâhir ismi, bütün varlıkların Allah’ı gösterdiğini bildirerek insanı inkârdan kurtarır. El-Bâtın ismi ise Allah’ın hiçbir yaratılmışa benzemediğini öğreterek insanı yanlış tasavvurlardan korur. Her şey O’nu gösterir; fakat hiçbir şey O değildir. Her şey O’na muhtaçtır; fakat O hiçbir şeye muhtaç değildir.
Ey eserleriyle her şeyden daha Zâhir, mukaddes zâtıyla bütün idraklerden Bâtın olan Allah’ım! Bize eserlerinde seni okumayı, kalbimizde yalnız senin rızanı aramayı nasip eyle. Gizlimizi açığımızdan daha temiz, yalnızlığımızı insanların arasındaki hâlimizden daha güzel eyle. Bize her şeyde seni gösteren delilleri okumayı; fakat hiçbir şeyi sana benzetmemeyi nasip eyle.
Seni her türlü noksan sıfattan münezzeh, bütün kemâl sıfatlarının sahibi olarak tesbih etmeyi; azametini razı olacağın şekilde tanımayı, isim ve sıfatlarını doğru anlamayı ve hiçbir varlığı sana benzetmemeyi bizlere nasip eyle.





